
AMED (27.04.2005) MHA- Yüksekova Çetesi itirafçısı Kahraman Bilgiç, yazdığı kitabında asker ve korucuların yaptığı uyuşturucu ve silah kaçakçılığını, gözaltına alınan köylülerin nasıl öldürüldüğünü, 1995 yılında yapılan sınır ötesi Çelik-1 operasyonlarda sağ yakalanan gerillaların nasıl kurşuna dizildiğini ve operasyon sırasında bir uzman çavuşun nasıl öldürüldüğünü açıkladı.
İtirafçı Kahraman Bilgiç, yazdığı ve henüz yayınlamadığı toplam 213 sayfalık kitabında, Van-Hakkari-Diyarbakır arasında yapılan eroin ve silah kaçakçılığının kimler eliyle yapıldığını anlattı. İtirafçı olduktan sonra bizzat dönemin Alay Komutanı ile birlikte Diyarbakır DGM’ye gelerek hakkında “çatışmada öldü” diye tutanak düzenlenen Kahraman Bilgiç, Yüksekova’da HADEP’in kazanmaması için yapılan komploları, iş adamlarının asker, korucu ve özel harekatçılar tarafından fidye için kaçırılmalarını, subay ve korucuların köylülerden PKK adına para toplanmasını anlattı.
Bilgiç, Yüksekova, Çukurca, Şemdinli ve Hakkari bölgesinde gözaltına alınan ve bazıları idamla yargılanan birçok kişi hakkında hazırlanan düzmece ifadelere, gözaltına alınan kişileri görmeden, tanımadan imza attı. Yıllarca Diyarbakır DGM’de yargılanan köylülerin avukatlarının ısrarla “tanık-itirafçı” diye gösterilen Kahraman Bilgiç’in mahkemeye gelmesini ve köylülerle yüzleşmesini talep etmesine rağmen, “Çatışmada öldü” diye gösterilen Bilgiç duruşmalara getirilmedi ve onlarca köylü, düzmece ifadeler sonucunda cezalandırıldı.
Hawar Kod adlı itirafçı Kahraman Bilgiç, Susurluk Araştırma Komisyonuna da konu olan Yüksekova Çetesi’ni ortaya çıkarmasına rağmen, bu davadan ceza alan ve tutuklu olan tek kişi. İtirafçı Bilgiç’in suçladığı ve birlikte olaylara karıştığını anlattığı korucubaşları, subaylar ve özel harekatçılar bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılırken, ceza alan ve aranan Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul ise halen Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde görevini sürdürüyor. Yıl 94...
Hawar Kod adlı Kahraman Bilgiç, 1994 yılının Şubat ayında Güney Kürdistan’a yapılan bir operasyonun ardından gerilla saflarından kaçarak KDP güçlerine sığındı. KDP peşmergelerinin yanında iken, Türk subaylarının gelip kendisiyle görüştüğünü ve kendilerine yardımcı olması halinde tutuklanmayacağı sözünü alan Bilgiç, daha sonra Diyarbakır DGM Başsavcılığı’nca hazırlanan belgede “çatışmada öldü” diye gösterildi.
PKK saflarında iken yaşadıkları ve itirafçı olduktan sonra da Van, Hakkari, Diyarbakır, Yüksekova, Şemdinli, Çukurca bölgelerinde subay, korucubaşları ve özel harekatçılarla yaptığı yasadışı işleri anlatan itirafçı Kahraman Bilgiç, Türkiye’ye getirilişini ve operasyonlara katılışını şöyle anlatıyor:
“KDP güçlerine sığındıktan sonra, orada KDP ile ilişkileri iyi olan Türk subayları gelip benimle görüştüler. İtiraflarda bulunup serbest bırakılacağım sözünü aldıktan sonra onların isteklerini kabul ettim. Daha sonra Silopi’den Türkiye’ye Habur Sınır Kapısından giriş yaptık. Silopi de subay beni oldukça iyi karşıladı.
Silopi’den Şırnak’a geldiğimizde her şey sanki çok değişmişti. Ellerimi arkadan kelepçeleyerek gözümü de bağlamışlardı. Bu tavırları benim onlara olan güvenimi tamamen sarsmıştı. Aldatılmıştım gibi bir hisse kapıldım. Bana karşı ses tonlarını yükseltiyor, bağırıp çağırıyorlardı. Bir iki gün burada kaldım. Beni Hakkari’ye götürdüler. Burada beni Tugay Komutanlığına çıkardılar. (Hakkari Dağ Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Pamukoğlu) Tugay komutanı tavırlarında oldukça güven vericiydi. Yardım etmem için birçok konuda benimle konuştu. Yardım edersem ceza almayacağımı ve devletin güvencesi altında olacağımı söyledi. Bende ‘belirli ölçülerde yardımcı olup sonra cezaevinde cezamı çektikten sonra evime giderim’ diye düşündüm.
Öncü grup olarak Irak’a gece girdik
1994 yılında ilk operasyona gittiğimde silahsız gitmiştim. Daha sonra başka bir operasyona yine silahsız katıldım. Hem bana örgütün bu alandaki hareket tarzı, kullandığı patikalar, üslenme yerleri, konaklama yerleri, sınır ötesi alanlar benzeri birçok şeyler konusunda yardımcı olduğum gibi Tugay Komutanı ile birçok konuda da içimden geldiğim gibi tartışıyor, anlaşıyordum. Ben birkaç operasyona katılıp yardımcı olunca bu kez bana silah da vermişlerdi.
1995 kışına girdiğimizde Xaxurk alanına büyük bir operasyon planlanıyordu. Tugay komutanı bunun hazırlığındayken, Asayiş komutanı bunu erken bulmuştu. Şubat ayında yapmayı planlıyorlardı. Fakat Asayiş Komutanı operasyonun 95 baharında yapılmasını uygun görmüştü. Bu operasyon böylece kışın ertelenmişti. Ayrıca sınır ötesi oldukça kapsamlı bir operasyondu. Tugay Komutanı az çok yakınlığım olmuştu.
95 Mart ayı geldiğinde birçok operasyon gücünün yanında Bolu Tugayı da gelmişti. Asayiş Komutanı da Hakkari’ye gelmişti. En üst düzeyde rütbeli gelerek yapılacak büyük operasyonun planını yapıyorlardı. Atik seksen kişilik bir grup seçildi. Onları götürecek olan bendim. Birçok şey bana bağlıydı. Bunun üzerine gece hareketi ve gideceğimiz yerlere yönelik bir çalışma başlatıldı. Ben seksen kişilik grupla bir iki günlük eğitim verdim. Sızma, gece yürüyüşü, düzenli, sessizlik, kamuflelik, grup yürüyüşünde dikkat edilecek şeyler vb. Operasyon gücü Derecik taburuna konumlanıp bizi beklemeye başladı. Biz de akşama doğru yola koyulup sınırdan giriş yaptık.
Köye ulaştığımızda köye sızarak birkaç kişi yanıma alarak gittim. İlk eve yaklaşıp etrafı kolaçan ettim, olağanüstü bir hareketlilik yoktu. Hatta herkes sobasının yanında oturmuş, ısınıyordu. Köyün üst tarafındaki evin kenarından grubu çağırıp ilerlemeye devam ettik.
Köylülere kendimizi PKK’li diye tanıttık
Patikadan ilerleyince patikanın suyun kenarında birden kaybolduğunu fark ettim. Grup Komutanı’na durumu bildirdim. Patikanın yanında bulunan ilk eve gittim. Kapıyı çaldığımda sıska, kırk 45 yaşlarında bir adam çıktı. Karşımda beni merakla izleyen köylüye Kürtçe, ‘Korkma ben hevalım’ dedim. K. Iraklılar örgütü bu alanda bazen gecenin bir vakti görmeye alışıktılar. O da bana, ‘Heval, siz niye asker gibi giyinmişsiniz’ dedi. Ben de gayet soğukkanlıca, ‘İşimiz var, sen boş ver. Bize yardımcı ol. Köprüyü su basmış geçilmiyor, başka yolu yok mu’ diye sordum. ‘Bir teleferik var ona binip geçebilirsiniz’ dedi. Hemen bize göstermesini istedim. Parmağıyla bir yeri işaret edip başından savmak istiyordu. Çünkü ardımdan askerleri görünce örgüt olmadığımızı anlamıştı. Bu bölgede pek Türk askerlerine güvenmezdi, bu halk çünkü uçaklar 91’de değişik dönemlerde köylerini bombalayıp operasyonlarda bazı K. Irak’lı köylüleri vurduklarından başta çekinmişti.
Teleferikle teker teker karşıya geçtik. Biz Lelikan boğazından Lelikan tepesine kadar tüm mevzileri kontrol ederek ilerledik. Tam tepeye ulaştığımızda ben artık zaferi kazandık diye onun verdiği hazla olduğum yere oturup ellerimi ensemde buluşturup sırt çantama yaslanarak Xaxurk vadisini dalgın dalgın izlemeye başladım. Yaşadığım günler gözümde canlanmıştı. Kim bilir ne kadar samimi olduğum arkadaşlarım buralarda sabah olacaklardan habersizdi. Zaten sabaha doğru tepeye çıkmıştık. Tepeye ulaştığımızda Zagroslar’ın ardını güneş aydınlatmaya başlamıştı. Sabah sekiz olduğunda helikopterler gökyüzünde dolup taşıyordu.”
İtirafçı Bilgiç’in bahsettiği operasyonun adı Çelik-1’di. Operasyonu yöneten dönemin Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Pamukoğlu’ydu. Çelik-1 harekatı 19 Mart 1995 günü başladı. Operasyon toplam 37 gün sürdü ve operasyona 6 Tugay’dan 35 bin asker katıldı. Şırnak, Hakkari ve Van bölgelerinden 10 bin kadar korucunun yanısıra, hem bölgede görev yapan, operasyonlara çıkan, hem de Güney Kürdistan’ı iyi bilen ve Diyarbakır Cezaevi’nde bulunan itirafçılar da operasyona katıldı.
Teslim olan 3 gerillayı kurşuna dizdik
İtirafçı Bilgiç operasyonu ve çıkan çatışmalarda teslim olan gerillaları nasıl öldürdüklerini şöyle anlatıyor:
“Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul, onları yönlendirerek bulunduğumuz yerlere sis bombası atıp sarı yeşil mavi dumanlar yükselince onlarda yerimizi aldığımızı anlayınca birçok yere indirme yapmaya başladılar. Arazinin bir çok yerine indirmeler yapıldı, operasyon başarıyla gerçekleştiriliyordu. Birkaç günde tutulacak yerler bir günde tutulmuştu. Ele geçirilen malzemelerin yanında bir iki çatışmada gerçekleşti. Fakat bu çatışmaların sonucu üç örgüt mensubu gelip teslim oldular. Bu her üçü de kurşuna dizilip öldürüldü.
Bunun yanında örgütten sonradan kaçıp gelen biri de, bir uzman çavuşun esir olduğu birkaç örgüt elemanının bulunduğu alanı gösterince bu kez operasyon onların üstüne kaydırıldı. Oradakilerden vurulmuştu, uzman çavuşu da vurmuşlardı. Operasyon bölgesi altını üstüne getirip köprüler, geçit yerleri mayınlanarak havaya uçuruldu. Operasyon oldukça başarılı gerçekleşmişti.
Bizim gruptaki Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul, Yüksekova’ya Tabur Komutanı olarak atandı. Daha sonra Tugay Komutanı’nın yanına geldiğimde bana, “Sen artık benim adamımsın” diyerek kendi M.16’sını hediye etti. Bütün rütbeliler bana sıcak yaklaşıp tanışarak dostluk geliştiriyorlardı.
“Yüzbaşı Cengiz” kimliğini kullanmaya başladım
Bu arada artık bir çok iş adamı, Binbaşı Generaller, Korucubaşları, çeşitli protokol yemekleri vb. toplu yerlere katılıp kendi çevremin de bu arada genişlediğini fark ediyordum. Tamamen onlardan biri konumuna getirilmiş, hatta Yüzbaşı Cengiz adında bir kimlik de almıştım. Bu sıfatla istediğim yere girip çıkabilirdim. Birçok insanla rütbeliler aracılığıyla ilişki geliştirmeye başladıkça samimiyet gerçekleştikçe az çok devleti de kendimce tanımaya başladım. Çukurca, Yüksekova benzeri yerlerde gelişen ilişkilerle her türlü tabura gidiş-gelişlerim oluyordu. Bu süreçte kendimi birçok yere kabullendirmemi de geliştirdi.
Bundan önce anlattığım Çelik operasyonu gibi sınır ötesi birkaç operasyona da bu arada katıldım. Hem operasyonlara katılıyor, hem de bir çok yerlere bağlantı geliştiriyordum. Benim operasyonlarla geliştirdiğim ilişkiler sayesinde çok şeyi tanımaya başlamıştım. Askeriye içinde edindiğim yer, benim operasyonlardaki durumumdan dolayı bana gelişen güven, bazı şeyleri tanıma imkanı doğurmuştu. Ben artık onların tecrübeli ve deneyimli adamı sayılırdım. Bu şu demekti, benden hiçbir şeyi gizlemelerine gerek kalmayacaktı. Benimle artık sadece operasyon geliştirmeyecek, tüm sırlarını açıklayarak benimle iş yapacak, benimle birlikte kendilerinden farksız gördükleri kişiyle sorunlarını tartışabilirlerdi.
Askerler savaşın bitmesini istemiyorlardı
Askeriye içindeki insanlarla yakın diyalogum birçok rütbeliyle tartışma, fikir alışverişi ve bu kişilerin Doğu ve Güneydoğu’daki yaşananlara bakış açısını da anlayabiliyordum. Çoğundaki anlayış şuydu, ‘Biz buraya geldik, bu zorlukları yaşıyoruz, yaşamadığımız zorlukların bir karşılığını almalıyız, Burada ne yaparsak hakkımızdır, kendimiz için ne koparırsak hakkımızdır’ biçiminde bir anlayışa sahiptiler. Onların bu anlayışıyla şark görevleri bitince ceplerine doldurup gideceklerdi. Buradaki yaşadıkları zorluklar yanında öyle veya böyle elde edecekleri gelir sayesinde batıya gittiklerinde bu dağlarda operasyonlarda, çektikleri cefanın sefasını batıda süreceklerdi. Bazen öylesine bir düşünce kafamda beliriyordu ki, ‘bir uzman çavuş bile bu savaşın bitmesini istemiyor’ diye düşünüyordum.
Çünkü müthiş gelir elde edebiliyordu. Batıda yaşamak için oldukça yasal olmayan yoldan gelir elde etme avantajındaydılar. Hem bir defa yasal olmayan bir işi yapsa, ömür boyu yetecek para elde edebilirlerdi. Herkes yapıyordu. ‘Ne yaparsam kardır’ anlayışı olunca ortamda her şey yapılmasına doğal bir zemin vardı.
Birde silahlı güç olmanın sağladığı avantajı değerlendirmek isteyen çoktu. Operasyonda sonuna kadar canını ortaya koyan bu insanlar yaptıkları bu fedakarlığın bedelini de istiyorlardı. Yaptıkları yasal olmayan şeyleri, kendilerinin hakkı olarak da görüyorlardı...
İtirafçı Kahraman Bilgiç: Köylüleri parçalayıp atış poligonunda çukura gömdüler
AMED (28.04.2005) MHA- Yüksekova Çetesi itirafçısı Kahraman Bilgiç Van-Hakkari-Diyarbakır arasında yapılan eroin ve silah kaçakçılığının kimler eliyle yapıldığını anlattı. İtirafçı olduktan sonra bizzat dönemin Alay Komutanı ile birlikte Diyarbakır DGM’ye gelerek hakkında “çatışmada öldü” diye tutanak düzenlenen Bilgiç, askerlerin 750 milyon için Naif Demir’i öldürüp Zap suyuna attığını söyledi. ‘’12 köylüyü kurşuna dizip, terörist öldürdük dedik’’ diyen Bilgiç Ağaç’lı köyünden de üç kişiyi de döverek öldürdüklerini ve daha sonra bu köylüleri parçalayıp atış poligonunda çukura gömdüklerini söyledi.
PKK adına nasıl para topladıkları, HADEP’in seçimlerde kazanmaması için yaptıkları komploları söyleyen Bilgiç’in anlattıkları şöyle:
Hakkari-Yüksekova eroin hattı
Yüksekova, Şemdinli, Hakkari geçmişte de eroin ve kaçakçılık işlerinin döndüğü sınır bölgesi olarak bilindiğinden, eline yetki ve güç geçirenlerin de iştahını oldukça kabartıyordu. Operasyonlar, çatışmalar biraz da madalyonun görünen yüzüydü. Ama madalyonun görünmeyen fakat meşrulaşan yüzü ise oluşan yasadışı savaştan gelir sağlamak isteyen, ortamdaki karışıklıktan faydalanmak isteyenlerle doluydu. Bu olayların çoğuna da tanık olabiliyordum. Çünkü artık bende onların adamı sayılırdım. Çukurca ilçesinde Naif Demir adında bir şahsı tanıyordum. Bu adam Çukurca Taburu ile ilişkileri olduğuna dair ben PKK’de iken söylenmişti. Biz de bunun üzerine bu adamı vurma girişiminde birçok kez bulunmuştuk. Ama bir türlü ulaşıp da vuramamıştık. Naif Demir sürekli Çukurca Taburu’na gelerek her türlü bilgiyi ulaştırmaya çalışıyordu. O da bu çatışmalar ortasında bir taraf tutması gerektiğini biliyordu. Ailesi de örgüte karşı operasyonlara katılan korucuydular. Çukurca da asker ile geliştirdikleri ilişkilerle zamanla karşılıklı çıkar ilişkilerini de geliştirmişlerdi.
Naif Demir’i yüzbaşı boğarak öldürdü
Naif Demir, Çukurca’daki yüzbaşıyla geliştirdiği ilişkiler doğrultusunda askeri ihalelere katılıyordu. Bir ara oradaki yüzbaşıya K. Irak’tan getirdiği bir miktar tabanca satıyordu. Bu tabancaların bedeli 750 milyon kadar vardı. Ben bir ara Çukurca’da iken gelip parasını yüzbaşıdan istediğine tanık olmuştum. Daha önce de sık sık istediğinden bana da sorununda yardımcı olmamı istemişti. Daha sonra bir akşam tabura geldiğinde yüzbaşı ve astsubaydan ısrarla para istemeye devam edince bu durumdan sıkılan ve parayı da vermeye niyeti olmayan yüzbaşı onu öldürmek istiyor. Çünkü öylesine bir ortam vardı ki, insanları öldürmek bir koyunu kesmekten farksızdı. O akşam Naif Demir’i alıp yüzbaşıyla astsubay bir köşede sessizce ip ile boğdular.
Öldürüp Zap suyuna attılar
Naif Demir’i boğduktan sonra Shortland zırhlı askeri araca koyup Zap suyunun akıntılı suyuna bırakıyorlar. Bu olay olunca, oldukça derinden etkilenmiştim. Hem de 750 milyon için öldürülmüştü.
Bir ara Şemdinli sınırda olan Derecek Taburu’na operasyon hazırlığı için gitmiştim. Taburun etrafında hazırlık için birkaç birlik de konumlanmıştı. PKK’de bu durumu değerlendirip konumlanan güçlere saldırmış, 12 asker vurmuştu. Biz de sınıra yakın bir alanda operasyon geliştirdiğimizden bir köyün yakınına ulaşmıştık. Operasyonun kapsamı fazla geniş sayılmazdı. Yaptığımız operasyon nokta operasyonuydu. Ve boş çıkmıştı. Üstelik sonuç almamış, operasyon güçleri de darbe yemişti. Operasyonu yönlendiren Yarbay, adeta bunun intikamını almak istiyordu.
12 köylüyü kurşuna dizip, ‘terörist öldürdük’ dedik
Yakınında bulunduğumuz köy ise korucu değildi, gizli korucuydu. Bu köyün korucu olması imkansız bir olaydı. Çünkü sınırda ve birçok karakola korucu köylerine uzak bir yerdeydi. Buraya örgüt saldırdığında yardım ancak çok uzun bir süre de ulaşırdı. Köyün savunmasız olmasından dolayı açık korucu olmaları onların sonu demekti. Köyde birçok eli silah tutan genç de burada örgüte katılmaya zorlanmaları ya da örgütle bağlantılı oldukları suçlamasına maruz kalmamak için büyük şehirlere bir kısmı da K. Irak şehirlerine çalışmak için kaçmışlardı. Köyde evi olup da evini bırakıp gidemeyenler ile yaşlılar kalmıştı. Oldukça fakirdiler. Askerler operasyon dönüşü köydeki kadın ve çocukların bağırışları, feryatları içinde 1 hastayı orada öldürerek 12 erkeği de döverek, dipçikleyerek getirmişlerdi. Kadınların komutanlara yalvarmaları da fayda etmemişti. Yarbay talimat verdikten sonra 12 erkek arasında çocukta olsa getirilecekti. 12 kişi bağırışlar, feryatlar arasında götürüldü. Yarbayın talimatıyla köyden çıkarılan 12 köylüyü kurşuna dizdiler. Yarbay da verdiği kayıptan dolayı hesap vermekten korkuyordu. Çünkü Yarbay daha sonra kendi üstlerine, kurşuna dizdikleri 12 köylü için, ‘örgüt elemanı terörist öldürdük’ diye bilgi verdi. Bu köylüleri bir yere toplayıp yanlarına birer silah bırakarak, ‘terörist’ diye basına yansıttılar.
Benim adıma ifade hazırlanıp, insanlar tutuklanıyordu
O dönemde DGM tarafından sık sık mahkemelere çağrılıyordum. Benim ağzımla bazı ifadeler düzenlenmiş ve bazı insanlar yakalatılmıştı. DGM’de beni çağırarak bu ifadelerin doğruluk derecesini öğrenmeye çalışıyordu. Albay bir gün beni çağırarak, ‘Kahraman DGM’de senin işini gidip yapacağız’ dedi. Bende herhalde mahkemeye çıkmam gerekir diye düşünüp biraz da Diyarbakır’ı dolaşma hevesiyle Diyarbakır’a gittik. O gün ilk işimiz DGM’ye gitmek olmuştu. DGM Başsavcısının yanına gittiğimizde Albay’ı görünce oldukça sıcak karşılamıştı bizi.
DGM Başsavcısı’yla görüştüğümüzde, Albay, Başsavcı’ya beni gösterip, ‘benim adamım’ gibisinden sözler ederek tanıtmaya çalışıyordu. Bir saat kadar savcıyla Albay yalnız görüştükten sonra biz DGM’den çıktık. O gün Diyarbakır’da dolaştıktan sonra mahkemeye neden çıkmadığımı anlamadan Hakkari’ye döndük. Daha sonra öğrendim ki, DGM Başsavcısı operasyonda öldüğüme dair verdiği raporu ayartmış. Tutanaklarda, resmi belgelerde ölü olarak gösterilmiştim. Bu olay hakkında benim fazla bir bilgim yoktu.
Ben Hakkari’de birkaç gün kaldıktan sonra beni Yüksekova’daki Tabur Komutanı çağırmıştı. Onun yanına ertesi gün gittim. Tabur komutanıyla biraz dostluğumuz gelişmişti. Aynı lojmanda kalıyorduk. Katıldığı tüm gecelere, içki muhabbetlerine ben de katılıyordum. Yakın ilişki kurduğu çevreler de Yüksekova’nın ileri gelen bürokrat kesimiyle sayılı zenginlerden oluşuyordu. Tabur komutanı ilişki geliştirdiği insanlarla bende yakın ilişkide oluyor, hatta o nasıl yaşıyorsa bende onun gibi yaşıyordum. Tabur Komutanı’nın en fazla samimi olduğu kişiler, Belediye Başkanı, korucubaşlarıydı.
Maaşları korucubaşları alıyordu
Bölgedeki korucubaşları aybaşında korucuların maaşlarını kendileri dağıttığı için, korucuların maaşlarından bir miktar keserek onlara veriyordu. Mesela üç yüz korucu varsa her birinin maaşından bir iki milyon kesiyor, bu da ayda üç yüz milyon ediyor. Tabi bu en az rakam, bazı aşiretlerin sayısı bu rakamın üstündedir.
Korucubaşlarının kendi içindeki korucularını dolandırması yanına aldığı birkaç adamıyla istediği biçimde kendi aşireti içinde keyfi muameleleri de oluyordu. Buna bir örnek vermek birçok konuyu aydınlatır. Bir ara Yüksekova’da iken korucubaşının biri, bir gün korucularını toplayıp şöyle demişti, ‘Tugay komutanı her korucudan belirli bir miktarda para toplayacağını söyledi. Ne kadar istediğini söylemedi. Biz birkaç kişi gideriz ben selam verirken beş parmağımı açarsam beş yüz mark anlaşılır. Zaten kabul ederse başını sallar. Etmezse biz onunla sonra konuşuruz’ diyor. Birkaç korucu alıp Tugay Komutanı’nın yanına gidiyor, Tugay Komutanı’nın odasına girerken beş parmağını açarak selam veriyor, Tugay Komutanı da doğal olarak başını sallıyor selamını karşılıyor. Korucubaşı koruculara, ‘Ben selam verirken elimi açıp selam verdim, o da kabul etti. Demek ki herkesten beş yüz mark istiyor’ diyerek böylece an az üç yüz, dört yüz korucudan bu paraları topluyor.
Ben bunların sadece birkaçına tanık oluyordum. Mesela adam korucudur, zengin birini yakalıyor, oradaki yetkiliyle de anlaşıyor, o yakaladığı şahsı PKK’lı olarak suçluyor, sonra da bir miktar para aldıktan sonra bırakıyorlar.
Bu aslında yasal çerçeveyi kullanarak adam kaçırma ve fidye almadır. Komutanlar devletin her türlü ona sunduğu imkanı çok rahat kullanabiliyor. İstediği zaman helikopter, zırhlı araçlar hemen hemen her şey hizmetinde. Bir helikopter kaldırır, istediği kadar eroin götürür, istediği kadar silah… Sonuçta çeteleşme böylesine bir ortamdan insanların bilfiil bu atmosferin rehavetine kendilerini kaptırıp yetkilerini kullanarak ortak hareket, ortak çıkarlar etrafından bir araya gelişleridir.
PKK adına para topluyorduk
Bu anlattığım çerçevede olaylarda benim tanık olduklarım da şöyle gelişti:
Bir ara beni Binbaşı (M. Emin Yurdakul) çağırdı. Bana örgütçü bir Yüksekovalı zengin birinden para istememi söyledi. Bana, ‘Abdurahman Düşünmez’in oteline gidecek ve diyeceksin ki, beni örgüt gönderdi, bu yıllık vergini vereceksin, yüklü para isteyeceksin. Operasyondan elde ettiğimiz vergi makbuzunu da üzerine not yazıp kendisine örgütün gönderdiği gibi vereceksin. Yanına iki sivil giyimli asker, bir de sen git iste’ dedi. Bende kabul ettim. Çünkü hiçbir zaman ne olursa olsun itirafçı konumumu unutmamalıydım. Çünkü bir kere çok rahat gözden çıkarılabilinirdim. Zaten operasyonda ölü bile gösterilmiştim.
Bunun üzerine bende Abdurrahman Düşünmez’in oteline gittim. Binbaşının söylediklerini aynısını söyledim, o da bana, ‘Heval ben bu sene partiye vergimi verdim’ dedi. O böyle deyince ben de, ‘Biz şehir gerillasıyız, bize de ayrı vereceksin’ dedim ve oradan ayrıldım.
Bu gelişmeleri Binbaşı’ya söyledikten sonra aradan birkaç gün geçince örgüt PTT binasına bomba döşemişti. Bu bomba patlayınca, Binbaşı bu kez de altındaki rütbelilere benimle gidip Abdurahman Düşünmez’in oteline misilleme olarak basmamızı istedi. Biz de gidip roket sıkıp, bende kalaşnikofla tarayarak geldik, ertesi gün Binbaşı bana, ‘Kahraman gidip telefon açacaksın ve parayı isteyeceksin, ayrıca bir randevu yeri verirsin’ dedi. Ben telefon açtığımda o da bu kez anlamıştı gerçekte bizim kim olduğumuzu. Verdiğimiz randevu yerine gelerek önce bir kısmını, sonra da geriye kalan kısmını bir buçuk ay sonra ödedi.
Yüksekova’nın İkiyaka dağlarına kapsamlı bir operasyon yapılacaktı. Yüksekova’daki taburun dışında buraya farklı yerlerden de taburlar gelmişti. Hem çevre il ve ilçelerden gelip alanda operasyon için araziye çıkarılmıştı. Hareket merkezi geçici olarak Yüksekova’ya getirilmişti. Hareket merkezinde birçok üst düzey rütbeli toplanmıştı. Öğlen saatlerinde yemek yediğimiz bir esnada rütbeliler içinden bir Binbaşı bana bir teklifte bulundu.
‘Kahraman gel seninle bir iş yapalım. Bazı tecrübeli ve güvenilir arkadaşları alıp bir grup oluşturalım. Sen de onlarla olursun zaten sen bu konuda tecrübeli sayılırsın. Gidersin örgütün girdiği köylere örgüt adına para toplarsın. Örgütün birkaç tane ERNK mührünü de ele geçirdik. O zaman birkaç makbuzda hazırlarız. Örgüt gibi bir iki ayda bir sürü para toplarız. Örgüt nasıl olsa topluyor. Biz niye toplamayalım ki, örgüt o paraları yiyeceğine biz yeriz. Daha sonra da para aldığınız evleri tespit edersiniz. Bizde gider ev sahiplerini toplarız. Örgütçü olanları da o zaman anlarız’ gibisinden laflar etmeye başlamıştı. Bu işi rütbelilerin kendi yetkilerini kullanarak kendi amirleri altında bulunan itirafçı veya asker, subay, astsubaylara yaptırarak gerçekleştiriyorlardı.
Ağaç’lı köyünden üç kişiyi döverek öldürdük
Birkaç gün Yüksekova da dinlendik. Operasyon sınıra kadar yapılınca ufak bir çatışma çıktı. Bu çatışmada bir astsubay yaralanmıştı. Astsubayın yaralandığını duyunca adeta Binbaşının (M.Emin Yurdakul) gözü kararmıştı. Biz de geri çekilirken bizi alacak konvoyu beklemek için Ağaçlı köyüne girdik. Köyün meydanına bütün köylüleri toplayıp kadınların ve çocukların gözü önünde erkekleri sıra dayağından geçirdiler. Doğrusu bu manzara beni çok etkilemişti. Bir zamanlar bu yapılanlar ben çocukken askerlerin gelip de köyümüzde babam ve amcalarımı bizim köylülere yaptıklarını hatırlatmıştı. Bu kez ben askerlerin yanındaydım.
Bizi görünce üstü başı yırtık, yüzü kir içinde çocukların ağlama sesleri yükselmeye başlamıştı. Birçok ihtiyar köylü yerde yuvarlanarak getiriliyor, kimi kafadan kimi belinden dipçiklenerek meydanda toplanmaya başladı. Binbaşı, ‘a… koy…. Siz ihbar ettiniz. Bunların hepsi vatan haini alçaklar’ diye bağırıyordu. Binbaşı askerlere içlerinden üç kişiyi seçik getirmelerini söylemişti. Onlarda yan yana duran 3 kişiyi alıp döverek Binbaşı’nın yanına getirdiler. Bu arada bizi alacak arabalar köye gelmişti. Her üçünü döverek bir arabaya bindirdiler. Askerler öylesine dövüyorlardı ki, köylülerin artık değil bağıracak ses çıkaracak güçleri bile kalmamıştı.
Yüksekova’ya ulaştığımızda köylülerden biri ölmüştü. Anlaşılan çok dövdüklerinden daha fazla dayanamamıştı. Uzman Çavuş’un biri telaşla koşarak yanımıza geldi. Binbaşıya selam verdikten sonra. ‘Komutanım köylülerden biri öldü’ dedi. ‘Ne çabuk geberdi’ diye sordu Binbaşı ve tereddütsüz bir yüz ifadesiyle, “Diğer ikisini de gebertin” dedi. Diğer köylülerin suçu, ölen adamı görmeleriydi. Tanık oldukları için öldürüleceklerdi.
Köylüleri parçalayıp atış poligonunda çukura gömdüler
Askerler Binbaşının talimatıyla diğer iki köylüyü atış poligonunun olduğu bir yere götürüp ikisinin eline kazma kürek vererek kendilerine mezar kazdırdılar. Mezar değil de bir çukur desek daha yerinde bir tanım olur. Askerler onları öldürdükten sonra kazılan yer küçük olduğu için köylüleri parçalayıp doğruyorlar, sonra da rast gele üstlerini kapatıp gidiyorlar.
Aradan birkaç gün geçince, köpekler gidip onların vücudunun birkaç parçasını çıkarıp Taburun önüne getirmişlerdi. Bunun üzerine Binbaşı, onların cenazelerini Yüksekova çöplüğüne atılması talimatı verdi. O çöplük, akan nehirden Zap suyuna karışıyordu. Bu çatışma ortamlarından ortadan kaybolup giden milyondan sadece bir parçaydı.
HADEP’in kazanmaması için komplo yapıldı
Ben Yüksekova da olduğum dönem boyunca hemen hemen hiçbir şey gizli, saklı tutulmuyordu. Birçok şeye tanık oluyordum. 95 yılı milletvekilleri seçimine doğru Yüksekova Belediye Başkanı Ali İhsan Zeydan, bir ara Tabur da sohbet ederken Binbaşıya samimi bir tavırla hiç çekinmeden seçimler konusunda yardımcı olunmasını istiyordu.
Ali İhsan Zeydan, ‘Siz bize seçimler konusunda oldukça yardımcı olabilirsiniz. Kesin bu yıl köylerin çoğunluğu oyunu HADEP’e verecekler. Siz her köyden birkaç ileri geleni tutuklayıp tabura getirin. Onlar benim taburla ilişkilerimi gözlüyorlar. Mutlaka benim yanıma gelip yardımcı olmamı isteyeceklerdir. Ben de onlara, bana oy verirseniz ben onları serbest bıraktırırım deyip HADEP’e oy vermelerini engelleriz. Hem de seçimi biz kazanırız’ dedi.
Zaten Binbaşı’ya bunun karşılığı olarak 5 milyar lira verdi. Böylece kendilerine oy elde etmeye çalışıyordu. Genelde bu taktik kullanılırdı. Birileri PKK’ye yardım ettiği gerekçesiyle tutuklanır, sonra da rüşvet veya istedikleri şeyin karşılığında serbest bıraktırırlardı.
Abdullah Canan’ı Binbaşı öldürdü
1995’in kışına doğru beni Hakkari Tugayı’na çağırdılar. Burada özellikle örgütün telsiz konuşmalarını dinleyip örgütün kendi aralarındaki şifreli konuşmalarını anlamaya çalışıyor, yaptıkları çalışmaları az çok araziye göre kamplaşmalarını anlamaya çalışıyor özellikle örgütün Kürtçe konuşmalarını anladığım kadarıyla anlamaya çalışıyordum.
Bunun dışında Tugay Komutanı Albayın oğluyla Hakkari’de dağ evinde kayak yapıyorduk. Uzun süre burada kaldım. Bir ara beni telefonla çağırdılar. Telefona gittiğimde nizamiyeye çağırmışlardı. Nizamiyeye gittiğimde, sivil savunmadan Yakup Ediş ve yanında iki kişi daha vardı. Yakup Ediş’i Hakkari’den sivil savunmadan tanıyordum. Abdullah Canan’ın arabasıyla kaybolduğunu ve Tugay da olup olmadığımı öğrenmemi istiyordu. Tugayın istihbarat biriminde kaldığım için rahat öğrenebiliyordum. Araştırdığımda öyle birisinin olmadığını öğrendim. Sonra yine aradılar, daha sonra yeniden yanıma gelerek, ‘Kahraman mutlaka Yüksekova’ya götürmüşlerdir. Eğer araştırırsan nerede olduğunu öğrenirsen yol masrafı ve diğer uğraşların için de sana 5 bin mark veririz’ dediler. Parayı almadım.
Yüksekova da Binbaşı M.Emin Yurdakul’un yanına gittim. Abdullah Canan’ı Binbaşı yakalamıştı. Israrlarıma rağmen serbest bırakmıyordu. Bende ailesine, Yüksekova Taburu’ndadır. Binbaşı bütün ısrarlarıma rağmen serbest bırakmadı’ dedim. Tekrar Binbaşının yanına gittiğimde, kendisine, ‘Ne kadar para istersen ailesi verir, adamı serbest bırak, yazık günahtır, çoluk çocuğu var’ dedim. Binbaşı dönerek bana, ‘Bu adam teröristtir. Ben bu adamı öldüreceğim. Önce sorgulayayım, sonra öldürürüm’ dedi. Öldürüleceğini anlamıştım. Çünkü tamamen duygularını yitirmiş, bir insanı çok rahat öldürebilecek bir insandı. ‘Öldüreceğim’ dediyse mutlaka öldürürdü. Bunun üzerine bende Hakkari’ye döndüm.
Canan’ın ölümü kapatıldı
Binbaşı Abdullah Canan’ı alıp Yüksekova ile Esendere arasındaki köprünün altında öldürüyor. Arabasını da Yüksekova-Van karayolunun bir yerinde uçurumdan yuvarlıyorlar. Ben Hakkari’de iken akrabaları yanıma geldiler. Arabayı bulmuşlardı. Bana sorduklarında bilmediğimi söyleyip kestirip attım. Onlar öldüğünü anlamışlardı. CHP eski milletvekili Esat Canan’a bildirmişlerdi. Onların Esat Canan’a bildirmesiyle olaylar basına yansımıştı. Benden de bahsediyorlardı. Benim itirafçı olduğumu yazmışlardı. Ayrıca Abdullah Canan için Yüksekova’ya gittiğimi de ayrıntılarıyla yazmıştı. Onların olayın peşine düşmesiyle Van Askeri Savcılığı beni çağırdı. Bunun üzerine Hakkari Askeri Savcılılığı da benim için bir ifade hazırlamıştı. Benim itirafçı olmadığım, Hakkari Tugayı’na bağlı olarak çalışan normal bir vatandaş olduğumu söylemişlerdi. Bende bu olay hakkında bilgim olmadığını Van Askeri Savcılığına gidip söyledim. Bu olay çok sürmeden kapandı. Bu olayda Abdullah Canan’ın öldürülmesi için Yüksekova Belediye Başkanı Ali İhsan Zeydan ile Binbaşı M.Emin Yurdakul anlaşarak öldürdüklerini anlamıştım. Canan ailesi de bunu biliyordu.
İtirafçı Bilgiç: Devlet yetkilileri uyuşturucu ticareti yapıyordu
AMED (29.04.2005) MHA- İtirafçı Kahraman Bilgiç, yazdığı ve henüz yayınlamadığı toplam 213 sayfalık kitabında, uyuşturucu ve silah ticareti yapan devlet yetkililerini anlattı: ‘’Bu alanda uyuşturucu ticareti oldukça yoğun olmakta idi. Hemen hemen herkes bunu yaparken, bizzat devlet yetkililerinin de bu işe bulaşmış ve belirgin onların bu işte olması, ‘Acaba devlet kendisi bu uyuşturucu işini yaparak bu alandaki operasyonların askeriyenin yaptığı milyarlarca harcamanın parasını karşılamak için mi bu uyuşturucu işini yapıyor’ diye düşünüyordum.
Korucuların eroinini helikopterle Diyarbakır’a götürdük
Korucubaşı Ölmezler devletle ilişkilerini iyi geliştiriyorlardı. Korucubaşı ve kardeşi (Kemal Ölmez, İsmet Ölmez) bir ara Albayla sohbet esnasında o kadar rahat bir tavırla hiç çekinmeden ellerinde yirmi kilo eroin olduğunu, Diyarbakır’a götürmek için Hakkari-Diyarbakır yolunda sıkı aramalar olduğundan götüremediklerini söyleyince, Albay da, ‘Eroini çantalara bırakıp normal bir şekilde helikopterle Diyarbakır’a götürürsünüz’ dedi. Bunun üzerine ertesi gün onlarda ellerindeki malı Diyarbakır’a helikopter’le götürdüler. Bunların dışında ayrı bir olaya daha tanık olmuştum. Salih Kaya adındaki korucubaşının da Kurmay Albay ile yakın ilişkileri oluyordu. O da bir gün Albay’a elindeki eroinin olduğunu, ulaştırmada bazı sorunlar yaşadığını bildirmişti. Bunun üzerine Albay eroinle birlikte korucubaşı ve kardeşine ayarladığı gibi bir helikopter ayarladı. Fakat bu kez Albayın kendisi de gidiyordu. Albay bana dönerek, ‘Sende bizimle gel, bir gün kalır eğlenir, sonrada döneriz’ dedi. Bunun üzerine bende Albayla helikoptere binerek Diyarbakır’a gittik. Ben ve Albay o gün Diyarbakır da kaldık. Korucubaşı Salih Kaya Diyarbakır da iner inmez bizden ayrılmıştı. Kiminle hangi yetkiliyle görüşmüştü bilmiyorum. Ama Diyarbakır’a getirdikten sonra pek zorlanmadığı belli oluyordu. Salih Kaya da 1996 da Yüksekova da bir iç hesaplaşmadan faili meçhule gitti.
İtirafçıyı kullanıp öldürdüler
Samimi olduğum bir Astsubay bir gün yanıma gelerek, daha önce burada Doğubeyazıt’lı Yusuf adlı bir itirafçının olduğunu, uyuşturucu ticareti gibi işlerde kullanıldığını ve daha sonra bir gün onu boğup arabasıyla Zap suyuna bir uçurumdan atıldığını ve olaya kaza süsü verildiğini, beni de bir gün harcayabileceklerini söyledi.
1995-96 kışını Hakkari Tugayı’nda geçirdim. Tugay da normal telsiz vb. çalışmalara katılıyordum. 96 baharına kadar Hakkari de kaldım. Daha sonra Binbaşı M. Emin Yurdakul beni Yüksekova’ya çağırdı. Sürekli onun yanındaydım. Çok samimiydik. Bu dönemde ayrıca operasyonlara katılıyor, köy operasyonlarına, aramalara katılıyordum. Binbaşı ile bazen Van’a eğlenmeye gidiyorduk. Zaten beni yanından ayırmıyordu. Binbaşı bu dönemde gerçekleştirilen operasyonlarda ele geçen malzeme, silah, para vb. şeyleri kendine alıyor, tutanaklara da geçirmiyordu. Bu dönemde Belediye Başkanı (Ali İhsan Zeydan), Binbaşı (M. Emin Yurdakul), Et Balık Kurumu Müdürü (Mustafa Koca) ile ortaklaşa anlaşmalı olarak eroin işi yapıyorlardı.
’Eroin yakalayıp, para karşılığı kaçakçıları serbest bıraktık’
İran’dan belediye başkanı kendi adamlarıyla anlaşarak sınırdan Büyükçiftlik köyüne Baz Morfini getirip ayrıştırarak, Anhidrik Asiti de İran’dan getirip eroin elde edince bu kez Binbaşı. Et Balık Kurumu Müdürü ve Belediye Başkanı, anlaşmalı olarak karı paylaşıyorlardı. Eroini Yüksekova’dan Van’a giden konvoylar arasında resmi araçlarına yerleştirip götürüyorlardı. Kendilerine de kurye olarak bir astsubay ve belediye başkanının şoförü malı Van’a, İzmir’e vb. şehirlere götürüyorlardı. Bir ara bende vana götürdüklerinde onlarla gitmiştim. Bana da bir miktar vermişlerdi. Üç kere götürdüklerine tanık olmuştum. Hep aynı arabayla, aynı kişilerle götürülüyordu.
Bu arada Esendere’ye bağlı bir köyde eroin üretildiğine dair duyum geldi. Biz köye operasyon yaptık, belirtilen yerlerde büyük bir miktar eroin ele geçirildi. Eroin sahipleri bir gün taburda kaldıktan sonra serbest bırakıldılar. Daha sonra ele geçen eroine ne olduğunu bilmiyorum. Ama adliyeye verilmediğini biliyorum.
Bir süre sonra Binbaşı’nın tayini çıktı. Beni de Albayın yanına Hakkari Tugayı’na gönderdiler. Hakkari Tugayı’nda da durum Yüksekova’dakinden farksızdı. Bir gün korucubaşı ve kardeşi Naci Düşünmez isimli şahsın örgüte yardım ettiğini söyledi. Naci Düşünmez’i Yüksekova’da olduğundan bende tanıyordum. Albay ve korucubaşı Naci Düşünmez’e telefon açıp örgüt adına para istememi istediler. Sonra bunun tutmayacağını düşünerek, kontra gerilla adına ölümle tehdit ederek para isteyelim dediler. Bana telefon açtılar. Ben telefonda ‘Sen örgüte yardım ediyorsun. Bize de yardım edeceksin’ dedim. Parayı korucubaşı Kemal Ölmez’e teslim etmesini istemiştim. Ben bu sırada operasyonlara katılmıştım. Parayı getirip vermişti. Bu şekilde bir çok kişiden para alınıyordu.
Bu dönemde Yüksekova’ya operasyonlar için gelmiştim. Daha önceden tanıdığım korucubaşı (İsmet Ölmez) yanıma gelerek beni evine yemeğe davet etti. Albay’dan izin almıştı. Evine gittiğimde evde birkaç korucusu vardı. Bir süre sonra özel harekat binasına telefon açarak Özel Harekat Komiserini (Fatih Özkan) çağırdılar. Yanında birkaç kişiyle geldi. Havadan sudan konuştuk, sonra Özel Harekat Komutanı beni dışarı çıkarıp bir planı olduğunu söyledi, ‘Yüksekova’ya yakın Vezirli köyünde soyadları Baskın olan kişilerden birini alıp karşılığında para alacağız. Bu konuda bize yardımcı ol, hem bu aile örgüte yardım ediyor. Adamı örgüt adına kaçıracağız, sende örgütte kaldığın için örgütün üslubunu biliyorsun. Sen sadece gider adamı alıp getirmede yardımcı olursun, alacağımız parayı da aramızda paylaştırırız’ dedi. Bende kabul ettim. Korucu başı bir kaç tane örgüt elbisesi giyimli korucuyu hazırlayacaktı, aynı zamanda maskeli olacaklardı.
Plan önceden hazırlandı
Aynı gece korucuların hazır olduğunu görünce şaşırmıştım. O zaman planın önceden yapılıp hazırlandığını anladım. Özel Harekat Komutanı’nı tanıdığım için tereddüt etmedim. Planlanan şekilde o gece köye gidip Necip Baskın isimli şahsı alıp randevu yerine getirdik. Polis özel harekat yanımıza geldi. Bizlerden adamı teslim aldılar. Korucular eve dönmüştü. Köylünün gözünü bağlamıştık. Oradan gizilce Özel Harekat binasına götürdüler. Köylüye, ‘seni milisin evine getirmişiz’ dedik. Aynı gece korucubaşının evine geri döndüm, kaçırdığımız adamın evine telefon açarak, ‘Makbuzda yazdığımız parayı yarına kadar hazırlamazsanız adamı zor görürsünüz’ dedim. Ancak ertesi gün ben Komando Taburu’na gittim. Ben Tabur’da iken özel harekatçılar Tabur Komutanı’na telefon açarak benimle görüşmek istediklerini söylediler. Tabur Komutanı da kabul etti, ‘gelin alın’ dedi. Özel harekatçılar gelip beni taburdan aldılar. Yüksekova’da arabayla biraz dolaştık. Bana planı değiştirdiklerini söylediler. ‘Kahraman biz planda değişiklik yaptık. Bu adam bizi tanıdı bunun için buz bunlardan parayı almak için havaalanına yakın bir yer söyleyeceğiz. Bu adamlar gelince hepsini öldüreceğiz, yanımızdaki adama da örgüt elbisesi giydireceğiz. Zırhlı araca birkaç mermi sıkarsak çatışma imajı yaratırız. Zaten Emniyet Müdürü’ne örgütün toplantısını basacağız diye bilgi verdik. Sende tabura döndüğünde pazarı hazırlayıp hazırlamadıklarını sorarsın’ dedi.
Ben tabura döndüğümde Jandarma Sınır Komutanı (Hami Çakar) beni çağırdı, yanına gittim, böyle bir olayın olup olmadığın bana sordu, bende ‘yok’ dedim. Tabura dönüp özel harekat tim komutanına telefon açtım, ‘Bakın tabur komutanının olaydan haberi var aradı serbest bırakın’ dedim. Tekrar Jandarma Tabur Komutanı birkaç saat sonra beni çağırdı. Tabur Komutanın’ın yanında kaçırdığımız adamın o gece evde bulunan bir akrabası vardı. Beni tanıdı. Çünkü diğerleri maske takmıştı, ama ben takmamıştım. Tabur Komutanı buna olayın aslını soruca bende planı anlattım. Ayrıca olayda çatışma süsü verilecek yeri, silahları uzi, kalaşnikoj marka silahlar ve roket atardı. Özel harekatta planda bulunan özel harekatçıları yakalayıp getirdiler. Sonra korucuları da yakaladılar: Hepimiz gözaltına alındık.
Çatışma süsü verip beni öldüreceklerdi’
Soruşturma sırasında bu plan dahilinde planın ikinci kısmında polis özel harekatçıları beni çatışma süsü vererek burada beni da öldüreceklerini öğrendim. Jandarma Sınır Komutanı Hami Çakar şahsında aslında çok şey öğrendim. Bizi biraz sorgulayıp serbest bırakacak sanmıştım. Çünkü kendimi de devletçi olarak görüyordum. Bende onlardan sayılırdım.
Sorgumu kameraya aldılar, bende her şeyi olduğu gibi anlattım. Tabur Komutanı baktı ki olaylar sandığından da kapsamlı, işin içinden çıkılmaz halde ve basına yansıdığında da devleti töhmet altında bırakacak, o zaman, ‘Kahraman bildiklerini eksiksiz anlat, ama basına yansımasın. Biz askeriye içinde kendi iç hesaplaşmamızı yapalım. Biz de seni savcılığa çıkartırız, serbest bıraktırırız’ dedi.
Başsavcılığa çıktığımda, kamuoyunun baskısından dolayı ve bu son olayında gündemleşmesinden sonra artık beni serbest bırakmayacakları anlaşıldı. Midyat Cezaevi’ne gönderildim. DGM savcılığında bildiklerimi söylediğimi belirttim. Ben Midyat Cezaevi’nde yattığım sıralar 1997 Şubat ayıydı. Biri sivil, diğeri subay ile Cezaevi Karakol Komutanı beni cezaevini koruyan karakola çağırdılar. İfadelerimi mahkemede reddetmemi, her şeyi inkar etmemi istediler. Kabul etmeyince, gelen üniformalı subay, ‘Kahraman, eğer bu yönlü bir ifade vermezsen, Mardin’deki amcanın adresini biliyoruz. Amcanı ve ailesini ortadan kaldırırız’ dedi. Onlara zarar gelmemesi için tekliflerini kabul ettim. Cebinden çıkardığı ve tüm ifadelerimin yalan olduğunu belirten bir kağıdı uzatarak imzalamamı istedi. İmzaladım.
Bu görüşme Cezaevi Müdürlüğü ve Midyat Cumhuriyet Savcılığından habersiz bir şekilde gelişmişti.
Sonra DGM’ye çıkarıldım, bana bu dilekçeden bahsettiler, bende baskı va şantaj yaptıklarını, amcamları ölümle tehdit ettikleri için imzaladığımı söyledim. Cezaevine gelen kişileri tanımıyordum, sonradan öğrendim ki, gelenler Diyarbakır Jandarma İstihbaratından görevli bir yüzbaşı ve bir korucubaşının yakınıydı. Daha sonra çıktığım duruşmalarda bütün olanları olduğu gibi anlattım.
Uluslararası silah kaçakçılığı yapılıyordu
Van ve Hakkari bölgesinde uyuşturucu ve silah ticareti değişik şekillerde gelişiyordu. Bir subayın tayini çıkmıştı. Evini tayini çıktığı yere gönderirken ev eşyalarının içine kırk kilo eroin koyuyor ve batıya götürüyor, eroin sahibinden de Tempra bir araba hediye alıyor, ayrıca kilo başıma bin beş yüz mark alıyor.
Bazıları operasyonlarda ele geçen örgütün vergi topladığı ERNK mührünü, örgüt mensuplarının kullandığı örgüt kimliklerini alarak halktan vergi topluyorlardı. Bazen de örgüte meyilli grup ve kişiler kaçırılarak fidye alınmaya çalışılıyordu.
Çetenin boyutunu Doğubayazıt’lı Yusuf adındaki itirafçının öldürülmesiyle geçmişten geldiğini ve oldukça boyutlu olduğunu anlamıştım. Çünkü elimizde yerli yabancı her türlü silah bulunuyordu. Hatta olayların uluslararası silah kaçakçılığı boyutunda olduğunu bir korucubaşından ele geçirilen silahtan anlamıştım. Çünkü bu silah Uzi silahıydı, ve lazerli olan bu silahların orijinal susturucuları vardı.
Bu çete grupları uyuşturucu ticareti yanında silah kaçakçılığı da yapıyorlardı. Bir ara beni de bu işte kullanmışlardı. Bir keresinde korucubaşı İsmet Ölmez’in kardeşiyle Irak sınırında bulunan Çığlı köyüne gittik. Bu köyden aldığımız 8 tabancayı albaya teslim ettik. Albayın silahları ne yaptığını bilmiyorum.
Bir ara samimi olduğum bir astsubay (Yüce Karademir) bölgedeki koruculardan elde ettiği bazı muhtelif silahları tayini çıktığında ev eşyaları arasında yerleştirerek Ankara’ya göndermişti. Ankara’ya gitmeden önce yanıma gelerek bana bir teklifte bulundu. ‘Kahraman ben Ankara’ya gidiyorum, sende oraya gelirsin. Ankara da sağlam iki arkadaşım var, Gelirsen orada iş yaparız, bazı silahlarım var, orada birlikte soygunlar yaparız, sana cep telefonu mu vereyim’diyerek Ankara’ya gitmişti.
Mahkeme aşamasında bundan bahsettim. Bana verdiği cep telefonuyla ona ulaşarak evini aradıklarında benim sandığımdan da fazla silah ele geçirilmişti. “
İtirafçı Kahraman Bilgiç’in kaleme aldığı ve henüz yayınlamadığı 213 sayfalık kitabın özeti böyle. Hawar Kod adlı Kahraman Bilgiç, Yüksekova’lı işadamı Necip Baskın’ın fidye amacıyla kaçırılması ve sonrasında yaşanan olaylar sırasında gözaltına alındı, itiraflarda bulundu. Bilgiç ile birlikte aralarında üst düzey subaylar, korucubaşları, belediye başkanları ve bazı kamu görevlileri gözaltına alınarak tutuklandı. Yapılan yargılama sonucunda, önce korucubaşları, ardından belediye başkanları ve sonra da askerler tahliye edildi.
Dönemin Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcısı Nihat Çakır’ın, “Bu çete çözülürse Susurluk’ta çözülür” dediği Yüksekova Çetesi davasında ceza alan bir tek dönemin Yüksekova Dağ Komando Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul ile itirafçı Kahraman Bilgiç oldu. Binbaşı sonradan Albay rütbesiyle ödüllendirilip hakkında kesinleşmiş 25 yıl hapis cezası bulunmasına rağmen Genelkurmay emrine alındı ve Ankara’da görev yapıyor. Yüksekova Çetesi’ni ortaya çıkaran Kahraman Bilgiç ise halen Antep Özel Tip Cezaevi’nde cezasını çekmekte.''